İstanbul Kırmızısı

Aylardır röportajları, reklamları, oyuncu seçimleriyle ortalığı çalkalayan İstanbul Kırmızısı nihayet 3 Mart’ta vizyona girdi ve meraklı seyircisiyle buluştu. Öncelikle şunu söylemeli ki ilk tepkiler pek parlak gelmedi. Çoğunluk ilk yarıdan sonra çıktığını, bir kısım her şeyin havada kaldığını ve hiçbir şeye anlam veremediklerini söyledi. Bazıları da eleştirdikleri şeylere rağmen sevdiler filmi.

Baştan söylüyorum, ben beğenmediğim taraflarına rağmen fazlasıyla sevenlerdenim filmi ve yine baştan uyarmak zorundayım, bu yazı filmin içeriğine dair bazı bilgiler (spoiler) içeriyor. İzlemediyseniz okumamakta fayda var.

İlk yarısı filmin ana karakteri Orhan Şahin’in (Halit Ergenç) yıllar önce nedenini bilemediğimiz şekilde terk ettiği İstanbul’a iş için dönüşüyle başlıyor. Yönetmen ve yazar Deniz Soysal (Nejat İşler), onun çocukluk arkadaşı, dostu ve içten içe platonik duygularla bağlı olduğu Neval (Tuba Büyüküstün) ve yine Deniz ve Neval’le birlikte büyüyen Deniz’le de gönül ilişkisi olan Yusuf’u anlatıyor. Ferzan Özpetek sinemasında her daim eşcinselliğin izleri vardır, bu filmde de bu duruşunu devam ettiriyor, üstelik birbiriyle iç içe geçmiş duygusal ve cinsiyetler üstü aşklar bu filmde de var. Cahil Peri’yi bu minvalde bir parça hissettiriyor, ancak bu film daha kara bir film.

Bu film bana göre eleştirilerin çoğunluğunun aksine bir aşk ya da kayboluş hikâyesi değil. Bu tam olarak bir kendini yeniden hatırlayıp bulma hikâyesi. Film bittiğinde çoğu izleyici bir sürü soru işaretinin boşlukta sallandığını söyledi, ben kendi payıma tüm sorularımın yanıtını buldum, çünkü aradığımız karakter Deniz değildi. Biz Orhan Şahin’in neden gittiğini, yazmayı neden bıraktığını, kalıp kalmayacağını, aşkına kavuşup kavuşmayacağını, İstanbul’la yeniden barışıp barışmayacağını bulmaya çalışıyorduk ve tüm cevapları verdi film. Üstelik filmin İstanbul’un ve Türkiye’nin içinde bulunduğu çatışma ortamına dair çok ince, tertemiz tespitleri vardı. Kaymak tabakadaki karakterlerimizin yaşantılarına bu çatışma mağduru insanların nasıl değdiğini de gösteriyor hikâye ki bu yönüyle çok da iyi bir iş çıkarmış.

Bu minvalde özetleyecek olursak; ortada birçok aşk var, bunlar sancılı ve karakterlerin kişiliklerinden kaynaklı kavuşmayı imkânsızlaştırmalarına dayanan zorlu ilişkiler. Çocuklukları da yetişkinlikleri gibi zor geçen karakterler bunlar. Film, psikoloji bilimine meraklı insanlar için ayrıca cezbedici, çünkü bağlanma zorluğu çeken Deniz’in çocukluk yaralarına inince anlıyoruz. Zorba bir baba, iyi kalpli, ama babayı durdurmayı seçmeyen bir anne… Kayıp, yaralı çocuk kimseye bağlanamayan acılarından bir dünya yaratan bir adama dönüşmüş, bu yanıyla çokça gerçek bir karakter Deniz.

Halit Ergenç ve filmde en kısa görünen karakterin sahibi Nejat İşler nefis oyunculuklarıyla insanı büyülüyor. Zerrin Tekindor’un Orhan’ın ablası rolünde bir şahane olduğunu ve saatçi dükkânındaki o diyalogda unutulmaz bir performans sergilediklerini düşünüyorum, tüm bunlara rağmen Tuba Büyüküstün’ün Neval karakteri bazı yerlerde oturmamış. Konuştuğu zaman Neval sahiciliğini yitirmiş. Oysa sadece susup, mimik ve jestleriyle oynadığı sahnelerde Neval’i daha rahat hissedebiliyorduk. Deniz’in abisi ve aslın çok sevdiğim Serra Yılmaz’ın karakterini de biraz havada gördüm.

Ezan seslerini defalarca duyduğumuz, Ada’yı, Boğaziçi’nin martılarını, dalga seslerini duyduğumuz, plaza tepelerinde, ev partilerinde karşılaştığımız, otogarda çatışmalardan kaçan doğulu aileler gelirken askere coşkuyla uğurlanan gencecik çocukları izlediğimiz bir İstanbul var karşımızda.

Orhan’ın gerçekten insanın içini parçalayan kaçış nedenini öğrendiğimiz, Deniz’in kitabında Yusuf’a biçtiği sonu izlediğimiz, Neval’in beklenmedik sürpriziyle şaşırdığımız kaotik, girift ve hâlâ umudu olan bir film İstanbul Kırmızı… O yüzden Orhan’ın sorularına yanıt bulurken, Deniz’i bulamıyoruz. Onun varlığına kimse bir son vermiyor. Deniz de sanki bir izleyici gibi bizimle sinemadan çıkıp İstanbul sokaklarına karışıyor.

Velhasıl Ferzan Özpetek’in annesine ithaf ettiği ve kendiyle gerçek hayatta ilişkili olan kişileri boyunlarındaki altın kolyeyle bize tanıttığı İstanbul Kırmızısı bana artık hiç özlemem dediğim İstanbul’un seslerini, kokularını, hikâyelerini ve rüzgârını getirdi.

Filmi bir de bu gözle izleyenlerin aradığını bulacağını düşünüyorum, şimdi izninizle filmi yeniden izlemeye gidiyorum!

Yazı: Ayşegül Tabak